Showing posts with label Krakow. Show all posts
Showing posts with label Krakow. Show all posts

Sunday, 27 April 2014

Following in the Footsteps of "Our" Pope (from Krakow to Canonisation)

The Krakow-Vatican City Express
Catholics: thousands of them; the old communist era tram groans under the theological and humanitarian weight of it all. Each new stop brings more of them, and my wife and I are pushed further apart. I see her down the carriage; the priest she has asked to move aside, so that she can validate her ticket, busy extoling to her the virtues of fare-dodging. At least that's her excuse...

The tram trundles on; on its roof, where once proudly flew the red flag, now fly the twin flags of the Polish Republic, long denied its political independence, and the Vatican City, inexplicably granted its. These flags symbolise of the dual nationalities of the local son we come to honour; Pope John Paul II: known here in Krakow as our pope.

Despite being somewhat unimaginatively named – I always thought Pope George Ringo would have been a far better homage to his predecessor – the city’s former archbishop remains hugely liked here – more due to his credited involvement in the fall of the hated Communist regime than the spurious claims that he smoked dope.

Finally disgorged, however, it is a somewhat incongruous reminder of some of the failings of his papacy which greets us; a catholic pressure group has set up at the base of the hill collecting signatures on their petition which attempts to link child abuse with the twin evils of homosexuality and sex education. My wife attempts to engage them in discussion but they briskly brush her off, leaving her negative perception of the procedings.

Holy Tack!
Post-Communist Poland has happily seized upon rampant runaway capitalism and the hill is lined with the same stalls selling mass-produced tack that I have seen at every other event I’ve attended. The Catholic Church itself has of course long since mastered this and by the time we enter the sanctuary my wife has collected five leaflets begging for donation to various “worthy” projects, cementing her view of the church.

The sanctuary we become caught in a seething mass of humanity gathered here from all over the world; a voice comes over the loudspeaker welcoming English speaking visitors – especially those from Seattle, and the Emerald city is bumped up my mental list of places never to visit. My wife dives headlong into the crowd convinced she can make it to the other side and I try to keep up.

After finally pulling her from the masses we make our escape through the rear of the sanctuary where a stylish new hotel demonstrates the extent of high-end Catholic spiritual tourism. Photos in the hotel window depict our Pope’s own pilgrimage here and that of his German successor – one can’t help but wonder how the Poles took to that appointment.

A lush field around the back of the sanctuary has become muddied by thousands of the faithful staring up in silence at the great screen relaying events live from the Vatican. Making our way around the edge of the crowd we notice a small sign pointing to the “Blessed John Paul II Centre” and I can’t help but note that the first word on that sign is going to need to be changed in a couple of hours.

To Be Completed...
The still under-construction centre, intended for completion in 2015, was one of the “worthy” projects that leafleted my wife for money upon our arrival but they have none-the-less done their best for the canonisation of their patron and a screen in the courtyard attracts some of the overflow from the great sanctuary at the bottom of the hill.

Sitting on the grass at the top of the hill and staring down at the screen below we joined with a sour-faced Lech Wałęsa and a just-happy-to-be-invited-anywhere Robert Mugabee as for the first time in history four Popes were gathered together in one place at the same time – admittedly one was retired and two were dead, but it was a momentous occasion none-the-less.

That night, at Bishop’s Palace at Franciszkańska 3, the miracle of modern technology resurrected our Pope with a 3D multimedia sound and light laser show that brought the beloved one-time arch-bishop of Krakow back to the “papal window” of his former home to talk and give blessings to his followers just as he used to do on his visits here.

Monday, 10 March 2014

Krakow, Podgórze Bölgesi






Sabah plac Bohaterow Getta  durağında inip Chris’le buluştum. Galeria Krakowska’dan 3-24-19 no’lu tramvaylar buraya geliyor. Yeni Zgody Meydanı adı verilen bu meydanda anıt olarak demir sandalyeler var.  Tadeusz Pankiewicz, “Zgody Meydanı, oradan oraya kaç kez taşınmış olduğu bilinmeyen, terk edilmiş sayısız dolap, büfe ve diğer eşyalar ile dolu.” diye tanımlıyor Yeni Zgody Meydanı'nı.
Yeni Zgody Meydanı
 Yahudi soykırımı olduğu sırada bu alana bir çok Yahudi getirilmiş, kimi taburesini, kimi sandalyesini taşıyarak gelmiş buraya. Naziler 1943’te buradan tasfiye edildiğinde, geriye sadece sahipleri olmayan eşyalar kalmış meydanda. 'Olmayanların anısına' bu demir sandalyeler inşa edilmiş anıt olarak sonradan. Meydanda Yahudilere yardımcı olmuş bir eczacı olan 
Tadeusz Pankiewicz’in eczanesi
 Tadeusz Pankiewicz’in müzeye dönüştürülmüş eczanesi yer alıyor.  ’Apteka Tadeusza Pankiewicza w getcie krakowskim’  küçük bir ev gibi, içeriye girince büyük bir eczacı tezgahı, ilaçla dolu raflar ve dolaplar var. Arkada hasta muayene edildiği düşünülen bir oda, diğer oda ilaçların ham halinden hazırlandığı bir oda ve genel bir hatıra odası yer alıyor. Her odada üzerinde siyah-beyaz bir simge olan dolapları ve çekmeceleri açıp inceleyebildik.  Her Pazartesi ücretsiz. Buradan çıkıp tren yolunun diğer tarafına geçtik. Yolun girişinde sağda, jadłodajnia, sniadania yazan bir cafe de Polonya usulü bir kahvaltı yaptık. Çok otantik bir yerdi ve fiyatları inanılmaz uygundu. İki kişi 12 PLN ödedik.  
Cafe Finska
 Bir iki adım ilerisinde tam köşede Cafe Finska isimli ücretsiz bir kafe var.  Jozefınska ile Lwowska sokaklarının kesiştiği noktada yani.  İlginç bir cafe, çok samimi bir ortamı var. Her gün saat 16:30’da açılıyor, 22:00’ye kadar sürüyor, Pazartesileri kapalı. Genelde kalabalık oluyor, sürekli bir sanatsal aktivite, bazen biri gelip konser veriyor, bazen hikayeler anlatılıyor, masaların üzerinde resim kalemleri, kağıt kimileri resim yapıyor, kesinlikle eğlenceli bir yer.  Sanat festivali kapsamında başlatılmış bir projeymiş önce bu kafe, sonra devam etmeye karar vermişler bu haliyle, içerde alkol yasak, çay kahve dilediğiniz kadar için ücretsiz, eğer gönüllüler, kek, sandviç falan getirmişlerse onlar dan da tadıyorsunuz. Amaç burada sohbet etmek, arkadaşlık kurmak, o sebepten internet falan yok, sürekli yeni yüzler,  İngilizce bilenler de çoğunlukta. Ben de bir gün scones yapıp gittim oraya, çok beğenmişlerdi. 
orijinal bir getto duvarı
Her neyse, Lwowska sokağın devamında orijinal bir getto duvarı var. 1941-43 yıllarında Yahudileri bu duvarların içerisine hapsetmişler.  Karşısında,  No :30’da Palacyk Krysztal isimli 1889 yılından kalma orijinal bir neo barok sitilinde bir ev karşımıza çıktı. Amacımız burada ki patikadan tepeye çıkıp hem buranın en eski kilisesini ve hisarını görmek hem de manzarayı izlemek, oradan da Plaszow getto kamp alanına inmekti. Patikayı takip ederek kolayca Podgórze tepesine çıktık.  
St. Benedict's Kilisesi
Podgórze tepesi
 St. Benedict's  12. Yy dan kalma küçük bir kiliseydi ve maalesef kapalıydı. Senede sadece bir gün açılıyormuş, paskalya bayramından sonraki ilk Salı günü. Biz o günü yakalamayı başardık, ( 22 Nisan'da )etrafta müthiş bir şenlik de vardı. Çoluğu çocuğuyla dua etmek için bu kiliseye gelenler, dolup dolup boşalıyordu. Kilisenin bulunduğu ve karşısında ki tepelik müthiş kalabalıktı. Uçan balonlarla, şişme oyun alanları, küçük küçük tezgahlarda çeşit çeşit eski tarzda takılar, çanak çömlekler, bol bol bizim mevlit şekerlerine benzeyen şekerlerle rengarenkti heryer.
Rekawka festivalinden
Rekawka dedikleri bu festivalde, kılıç kalkan gösterileri, kostümleriyle, çadırlarda yaşayış şekilleri, yemek kültürleriyle, neredeyse tüm kalabalık eski zamanları bir çeşit anıp, canlandırıyordu.  
ul Rękawka sokağından da bu tepeye ulaşabilirsiniz. ( şu no’lu tramvaylarla:3, 6, 9, 13, 24, 34). 
St. Benedict's Kilisesi içinden
Bu kilisenin karşı tarafındaki tepeliğe geçmek için aradaki uzun yeşil bir demir köprüyü kullandık. Köprünün altında tam trafiğe bakan tarafta, Krakow tarihi sahnelerinin resmedildiği bir duvar çalışması var. Bu  çalışmanın böyle saçma bir noktada sergilenmesi de üzücüydü tabi. Her neyse hiç gözümde büyüttüğüm gibi değilmiş tepeye çıkmak da, hemen en tepeye varmıştık. Manzara fena değildi. Tepenin bir tarafından eski kireçtaşı ocağının derinliğine bakmak ve bir zamanlar kamp esirlerinin burada çalıştırıldığını  düşünmek ürperticiydi.  Hava güneşli olmasına rağmen rüzgardan dolayı  fazla tepede kalamadık. Kireç taşı ocağı sağımızda kalacak şekilde patikayı       takip ederek aşağılara indik. 
 Eski Yahudi mezarlığında biraz oyalandık. Hristiyanlar mezarları çiçeklerle donatırlar, Yahudiler ise taşla.. asla çiçek istemezler solup gittiği için. Bizde mezar üzerine konulmuş taşların yanına birer tane daha ekleyerek  oradan ayrıldık. Hemen aşağısı  Plaszow Getto Toplama Kampının olduğu zemini sarı taşlarla belirginleştirilmiş içinde şimdilerde birkaç eğreti genç ağacın olduğu bir alandı. Güneş üzerine vururken sakin ve huzurlu gibi duran, çığlıklarla yüklü bir büyük mezarlıktı.  Tüylerimiz diken diken, çıkışa doğru yürürken iki anıtı 
Kamp hapishane ve işkenceevi
gördük, fakat üçüncüsünü bir türlü bulamadık. İlginç gelen şey ise bir zamanlar hapishane ve işkence merkezi olarak kullanılmış buradaki bir evin şu anda içinde yaşayanlarının olmasıydı. Kim nasıl böyle bir evde yaşayabilir!? diye sormadan edemedik kendimize. Tuhaftı bizce, orası müze olarak korunabilirdi. Ana caddeye inmeden kamp alanının dışında üst sokağa döndük ve kamp komutanının o dönemde yaşadığı evi gördük.
Kapı no: 22.   Üzerinde satılık ibaresi vardı.  Bizim gibi dağ tepe dolaşmak istemeyenler için buraya bu giriş kullanılarak direk girilebilir. Rondo Mogilski’den  50 nolu tramvaylarla. 

Podgorze’nin kuzey doğusunda ise Mocak Museum of Contemporary Art ve Schindler Museum yer almakta. ‘Devam edecek’…

Friday, 7 February 2014

Krakow’dan Hamburg’a Yolculuk



Krakow'dan Hamburg'a otobüs biletimizi 'Sindbad' firmasından, yolculuğumuzdan bir ay önce, online olarak, iki kişi tek gidiş 480 zlotiye aldık. Tarih 07 Şubat'ı gösterirken eşim Chris'le, otobüsün hareketine yarım saat kala Galeria Krakowska da ki otobüs terminaline geldik. Bilmeden önce alt kat terminale girdik, tam bir kaostu, yol-yön gösteren ne bir işaret, ne görevli vardı, tam panikleyecekken üst kat terminali fark ettik. Daha düzenli olan bu katta büfeler, kafeterya, emanet dolapları, firmaların küçük ofisleri vardı. Biletimizi ilgili ofisteki bayana gösterdik, pek İngilizcesi yoktu, bir numara yazdı biletimizin üzerine, peron numarasıdır diye düşündük ama meğer otobüsün numarasıymış, yani o numaralı otobüsü bulmak gerekiyor her nerede park halindeyse... Biletlerde genelde koltuk numarası olmuyor. Saatimiz gelince bir görevli geldi otobüsün ön kapısına, derken birden bir yığılma oldu kapının önünde, kimsenin sırayı önemsediği yoktu, görevli biletlere numara yazıyordu,  sandık ki  o koltuk numarası ama değilmiş, bagaj numarasıymış. Önce bagaj teslim ediliyor sonra otobüse girip koltuk kapmak gerekiyordu. Tabi bu ustalığı ilk seferimizde gösteremedik. Ben iki sırt çantasıyla bagaj önünde Chrisi beklerken, o önüne geçen kalabalık sayesinde arkaya doğru gerilemekte, kafası karışmış halde bakınmaktaydı. Tam sıra ona geldiğinde de İngilizliği tutmuş yanındaki bayana öncelik vermişti. İstediği zaman bir Çinli gibi yer kapabilen bir adam olduğunu bildiğim için, nihayet koltuğumuza oturduğumuzda orada ki tutukluğuna söylenmeden geçememiştim tabi. Otobüse binene kadar otobüsün kendi firmasının bulunduğu terminale gideceğimizi ve otobüs değiştireceğimizi bilmiyorduk. Gittiğimiz terminal kocaman açık bir alan, küçük bir sandviç büfesinden ve 2 zlotiye  girebileceğiniz tuvaletten başka bir şey yok etrafta. Soğuk ta bize söylenilen durakta 20 dakika bekledik. Bu arada valizler görevliler tarafından geldiğimiz otobüsten alındı, gidilecek istikamete göre bir alanda ayrıldı ve yeni otobüslere konuldu. Bu iş için 7-8 eleman çalışıyordu bir an Türkiyede olsa bu işi herkes kendi yapar, yapması beklenirdi diye düşündüm.  Chris komünist sistemde işsiz kimsenin kalmaması kuralını anlattı, bu işler o zamanda bulunmuş ve bence çok da iyi olmuş, aksi takdirde çıkacak arbedeyi tahmin edebilirdim. Otobüslerin içi bizimkiler gibi konforlu değil, zaten Chrise göre dünyadaki en rahat otobüsler Türkiyedekiler. Bu otobüste de bir tane  LCD ekran ortada asılı lehçe dilinde  bir dizi ya da film vardı. Ses açık herkes izlemek yada dinlemek zorunda gibi, öte  yandan 80 lerin İngilizce pop müziklerinin çalındığı bir radyo kanalı şoför koltuğundan tüm otobüse yayılıyordu. Derken muavin bayan gülümseyerek çay mı, kahve mi içmek isterim diye sorduğunda eski dalgınlıkla kahve mi sipariş etmiş sonra 50 cent öderken ki şaşkınlığıma da gülmüştük Chrisle. İkram yok, unutmamak gerek. Otobüsün içinde muavin tarafından bilet ve pasaport kontrol edildi. Sırf Polonya'dan çıkmamız on saati bulmuştu. Almanya'ya girmeden on dakikalık bir mola verildi, küçük bir iki pahalı marketten başka bir şey yoktu. Gece 3 sularında otobüs Berlin'e geldi ve oradan Hamburg'a devam etti. Başka bir ülkeye girdiğinizi anında yollarından anlıyorsunuz zaten, burayı seveceğimi daha o an anlamıştım. Toplam da 14 saat süren yolculuğumuzun yorgunluğu, sabahın 6 sında güleç  yüzüyle bizi ZOB terminalinde karşılayan eski dostumun sımsıkı kucaklamasıyla silinip gitmişti bile